Toplumu ahlaki yanıyla ele alarak tanımaya çalışmak, verilen olguların doğaları gereğidir. İnsan bireyinin kendi toplumu ile ilişkisine benzer bir ilişki toplumsal olgu ile ahlak arasında vardır. İnsan tüm gücünü içinde yaşadığı toplumdan alarak devamlılığını sağlamaktadır. Toplumun da gücünü ve devamlılığını ahlaktan aldığını vurgulamak gerekir. Başka bir deyişle toplumsallığımızın güvenliğini sağlayarak ona devamlılık kazandıran şey ahlakın Evrende varlık olmayı başarmış her olgunun kesin bir anlamı vardır. Evrende anlamsız herhangi bir şeyin var olduğunu düşünmek mümkün görünmemektedir. Denilebilir ki, anlam sahibi olmak evrensel bir yasadır. Hangi gücün neden ve niçin varoluşa yol açtığını sormak ve bu soruyu yanıtlamak başka bir konudur. Yanıtı oldukça zor bir sorudur bu. Bu sorunun binlerce yıldır tüm insanlığın kafa yorduğu ve yanıtlamak istediği temel bir soru olduğunu biliyoruz: Beni kim, neden yarattı; ben nasıl yaratıldım? Bu ve benzeri soruları sadece insan mı sorar, bunu tam bilmiyoruz. Ancak başka varlıkların bu soruyu sorup sormadığı sorusunu soranın sadece insan olduğunu kendimizden hareketle iyi biliyoruz. Varoluşun nedenlerini ve yaratanı tartışma konusu geniş bir konudur. Ancak her varoluşun kendisini bir anlam ile ortaya serdiğini belirtmek mümkündür. Bildiğimiz kadarıyla anlam işiyle en çok ilgilenen de yine insandır. Anlamın sırına ermeye çalışırken anlam kazanan da yine insandır. Dolayısıyla şimdiye kadarki insanlık serüvenine anlamı bulma yürüyüşü denilebilir.

Yaradılış konusunda sorulsa da, yanıtlanması kolay olmayan sorular çoktur. Soruların çokluğu ve derinliği bu konuyu adeta içinden çıkılmaz hale getirebilmektedir. Ancak toplumsal varoluş ile anlam konusu bizzat insanın kendi hayat serüveni içinde gerçekleşmeye başladığından, insanlar bu konuyu kendi yaşam dönemlerine göre tartışmışlar ve yanıt bulmaya çalışmışlardır. İnsan bu temel özelliğinden ötürü hem yaşar, yaşamak için çaba harcar, hem de kendisini gerçekleştirmeye yönelir. Bu durum insanın tüm algılamalarının merkezine kendisini koymasına neden olmaktadır. İnsan temelde kendisini tanıyarak çevresini tanımaya başlamıştır. Kendisinden bağımsız duran nesnelerin anlamsallaştırılması da insanın kendi hafızasının bir sonucudur. Her şeyi tanımlayan insan olduğuna göre, doğru ya da yanlış anlamlara yol açan da yine insan olmaktadır. İnsanın bu anlam gücüne sahip olması onu en azından doğanın temel bir öznesi yapmıştır. Bu öznenin doğru tanımlanması, daha doğrusu bu öznenin kendisini doğru tanımlaması diğer tüm tanımlamaları bire bir etkiler. İnsan kendi kendisini tanımlayan ve anlamlandıran bir varlıktır. Tüm tanımlamaların doğru, iyi ve güzel olanla özgürlüğe akması, en başta insanın kendisini ‘insanca’ tanımlamasına doğrudan bağlıdır.

İnsana kendi dışındaki diğer olguları tanımlama olanağını veren şey esasta onun toplumsallığıdır. İnsan toplumsallıkla anlam gücüne kavuştuğu gibi, başka varlıkları tanıma ve anlamlandırma gücüne de toplumsallığı sayesinde kavuşmuştur. Bu temel ilkeden dolayı insanlığın evrensel varoluş içindeki anlam kaynaklarını onun toplumsallığında aramak en doğrusudur. En çok suyun bulunduğu yeri arayan kimsenin bunu okyanusta, yeryüzünün en yüksek noktasını bulmak isteyen birinin bunu dağlarda araması gibi, insanı da toplum denilen olgunun içinde aramak temel bir doğrudur.

Toplumun ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabı da insanın kendi yaşam değerleriyle verilmelidir. İnsanın maddi ve manevi yaşamı, toplum denilen varlığın görünür kılıp anlam dünyasını sunduğu mekânlardır. İnsanlık için bu yaratılış veya varoluş biçimi, nereden bakılırsa bakılsın, onu doğada temel bir özne haline getirmiştir. Yani bizzat insan bireyinin kendisi değil, içinde yaşadığı toplumsallığı ve toplumun insan bireyinde dile gelen maddi ve manevi değerleri insanı doğada özne haline getirmiştir. Bunun için insana anlam kazandıran toplum denilen olgunun temel yapısını bilmek, buna göre yaşamak insanlığımız için kaçınılmaz olmaktadır. Madem insan bir varlık olarak toplumu ile evrende anlam kazanıyor, varlıklaşmayı başarıyor, o halde insanın içinde yaşadığı toplumu tanıması önemli olmaktadır. Özellikle toplumu toplum yapan ahlak ve politika gibi alanları kendi işleyiş yasalarıyla tanımak ve buna göre yaşamak, insan nedir sorusuna verilecek başlıca yanıt olmaktadır. Toplumsal yaşam pratiği içinde esas olarak insanlığın kendi öz değerlerini yaratarak bugüne geldiğini biliyoruz. Zaten bu değerlerden bağımsız insanı düşünmek, insanı ancak biyolojik varlık düzeyinde tanımaya olanak sağlar. Bu da anlamı toplumu içinde arayan, bu arayışı ile kendini yaratan insan olmaz.

İnsanın kendisinde bulunan anlamlandırma gücünü doğada özne olmasına neden olan özelliğinin temeline koyabiliriz. İnsanın kendi dışındaki varlıkları neden ve nasıl tanımladığı, içinde yaşayıp kendisini gerçekleştirdiği toplumuyla ilişkilerinin bir sonucudur. İnsanın başka bir varlığı tanıması bir ihtiyaçtan doğmuştur. İhtiyaç toplumsallığın sürekli değişip dönüşen yapısından doğan bir özelliktir. İhtiyaç başka bir varlığı tanımaya yol açar. Tanımak, dar anlamda sadece ‘nedir?’ sorusuna cevap vermek demek değildir. Tanımak için birçok eyleme gereksinim vardır. Tanımanın kendisiyle getirdiği birçok sonuç da bulunmaktadır. Tanımak en başta kendinden taviz vermeyi gerektirir. Tanımak, tanımaya çalıştığımız şeye yakınlaşmayı gerektirir. Tanımak değiştirmek olduğu gibi, kendinde değişimi de kabul etmek demektir. Tanımak anlam zenginliğini kazanmayı da beraberinde getirir. İnsan sorumluluğundan dolayı tanır. Tanıma aynı zamanda insanın kendisini sorumluluk altına almasına da yol açar. İnsan neden kendisini sorumlu görmekte ve sorumlu kılmaktadır sorusunun cevabı toplumsallığının devamlılığında gizlidir. Toplumsallığın devamlılığı için başka şeyleri tanımak gerekir. İnsanın doğada bulunan en becerikli özne olmasını, en iyi şekliyle onun başka şeyleri tanıma ve onlardan yaşam sahaları kurma davranışında görebiliriz. Bu özellik insanın koca bir kültür dünyasını yaratacak kadar emek ve çaba harcamasına götürmüştür. Bu ve benzer birçok insan özelliğinin yol açtığı sonuca toplum diyeceğimiz gibi, insanın bu özellikleri kazanmasına neden olan mekâna da toplum denilebilir.

Tüm varlıkların ikili bir yapı gösterdiği ispatlanmıştır. Anlam da bir olgudur. Bu olgunun varlık kazanması için de gerekli olan şey ikili yapının varlığıdır. Düalistik yapının ahengi varlığın oluşumuna neden olurken, her varlığın tanınması için ise kendi karşıtına ihtiyacı vardır. Bu karşıtlıkta iki karşıt şeyin varlığı birbirine karşı negatif gibi görünüyorsa da, karşıtlar birbirini anlamlandırdığı için pozitif olabilmektedirler. Bu tanımlamadan hareketle toplum denilen varlık için de bazı hususlar belirtilebilir. Tanımlamaya toplum denilen olgunun nasıl işlev kazandığından başlayabiliriz. Örneğin toplumun onu canlı bir organizmaya dönüştürüp eylemsel kılan yanı nedir? Toplumu maddi bir kütle olmaktan çıkaran, ona doğadaki diğer varlıklardan başka başka özellikler yükleyen özelliği hangisidir? Tüm bu ve benzer soruların cevabı toplumu aktifleştiren, onu görünür kılmaya sevk eden iç enerjisi olarak ahlak denilen olgudur. Önderliğimizin deyimiyle, ahlak olmadan toplum kurulmaz. Topluma maddi bir olgu olarak bakıldığında, ahlak da onun manevi yanıdır. Toplum esasta manevi olan özellikleri sonucunda maddileşmektedir. Toplum beden ise, ahlak onun ruhu olmaktadır. Ruh canlılığın işaretidir. Toplum canlı bir varlıktır. Ahlak toplumun gören gözü, işiten kulağı, hisseden yüreğidir. Yukarıda verilmeye çalışılan ‘tanıyan ve tanınan’ arasında belirtilen hususları işleten güç de ahlak olmaktadır.

Demek ki insanı evrensel varoluşu içinde insan yapan toplumu ise, toplumu da toplum yapan esasta ahlak denilen olgudur. İnsanlık toplum içinde anlam kazanmakta, anlamlandırdığı diğer tüm varlıkları da toplumsal yaşamlarının ihtiyaçları sonucunda anlamlandırmaktadır. İnsan, toplum ve ahlak ilişkisinden dolayı, çok rahatlıkla denilebilir ki, ‘ne kadar ahlak, o kadar işlevsel toplum gerçeği’ doğmakta; ‘ne kadar fazla toplumsal işlevsellik, o kadar da değişip dönüşen insan gerçeği’ ortaya çıkmaktadır. Değişim ve dönüşüm toplumsal ahlakilik gereğidir. Çünkü toplumsal olan, kendi rotasında değişendir. Değişim temel yaşam yasasıdır. Yaşam yasalarına göre olmak ahlakilik açısından olmazsa olmaz bir şeydir. Burada temel bir soru nasıl bir değişim noktasında ortaya çıkmaktadır. Değişim nasıl olacak, kim nerede nasıl değişecek, değişmesi gereken nedir gibi birçok sorunun bu konuda sorulup yanıtlanması gerekir. Bu hususta soruların peşi sıra gelmesi konuyu zorlaştırmamaktadır. Çünkü ahlakilik olgusu insan için adeta bir terazi gibi ölçü verdiğinden, çok soru sorulsa da işimizi sadeleştirebilmektedir. Örneğin kendisini sorumlu görmeye başlamış bir insan için yapılacakların önemli bir kısmı tamamlanmış gibidir.

Toplumu ahlaki yanıyla ele alarak tanımaya çalışmak, verilen olguların doğaları gereğidir. İnsan bireyinin kendi toplumu ile ilişkisine benzer bir ilişki toplumsal olgu ile ahlak arasında vardır. İnsan tüm gücünü içinde yaşadığı toplumdan alarak devamlılığını sağlamaktadır. Toplumun da gücünü ve devamlılığını ahlaktan aldığını vurgulamak gerekir. Başka bir deyişle toplumsallığımızın güvenliğini sağlayarak ona devamlılık kazandıran şey ahlakın kendisi olmaktadır. Evrende kendi özsel değerleriyle toplum ve insan olarak iç içe iki varlık anlam kazanmışsa, bunda ahlakın belirleyici rol oynadığını belirtmek insanlık kimliğimiz gereğidir. Evrendeki her varlığın anlam sahibi olduğunu belirtirken, insanlığın bu evrensel yasaya göre olmasına olanak tanıyan en önemli şeyin ahlak olduğunu belirtmek yerinde olur. İnsan nedir sorusunun bir cevabı “İnsan toplumsal bir varlıktır” şeklinde olurken, diğer bir cevabın da “İnsan ahlaki bir varlıktır” tarzında verilebileceğini bilmek gerekir. İnsan ahlaki bir varlık olarak ahlak ile en iyi olan ne ise onu tanımaktadır. En iyi, insana layık olandır. İnsanın kendisinin doğada yaptıkları iyi olan şeylerdir. İnsan ‘iyi’ olanı esas alır. Burada haklı olarak iyi nedir sorusu sorulabilir. Biz bu soruya cevaben, “Toplumsal olan, insana göre olan iyidir” diyebiliriz. Bencilik, bireycilik kötüdür. Komünal düşünmek ve yaşamak iyidir. Barış iyidir, savaş kötüdür. Bu ikilemleri daha da arttırabiliriz. İnsan olgusunu ve yaşam değerlerini iyi nedir, ne tür şeyler iyidir soruları ile boğmaya gerek yoktur. İnsan toplumu doğru ve özgürce yaşama yolunda götürecek iyi olanları esas almaya başlandığında, bu yaklaşımıyla yaşam içinde binlerce olması gereken iyi olanları da kendiliğinden netleştirmiş ve yenilerini yaratmış olacaktır.

Ahlak ile insan kendini var kılmak için önemli bir enerjiye kavuşmuştur. Bu enerji insanın en iyi şekilde çalışmasına da yol açmaktadır. İnsan toplumsal bir varlık olduğu için çalışır, emek verir. İnsana böyle olması gerektiğini söyleyen şey ahlakiliktir. İnsan nasıl çalışmalı, hangi çalışma topluma daha faydalıdır konusunda da ölçüyü ahlak vermektedir. Çalışmak, emek vermek insanın değişim ve dönüşümünü hızlandıran temel özelliğidir. İnsanların hareket edip yaşam yolunda yeni hayatlar kurduklarını emeklerinden anlarız. Tüm bu yeni olanların insanca bir yaşam tarzında anlam kazanması da ahlakın bütünleştiren gücüyle olmaktadır. İnsanlar emek verince, ait oldukları yere ve topluma bağlanırlar. Bu bağlanma kendi içinde insanı sorumlu kılmaktadır. Bağlanma bilinçsiz ve dogmatik kalıplar ile olmamışsa, tümüyle kişiyi insan olarak neler yapması gerektiği konusunda sorumlu kılmış demektir. Tüm bu belirlemelerle insan denilen varlığın nasıl anlam kazanmakta ve anlam derinliğine yol açmakta olduğu ana hatlarıyla ortaya çıkmış olmaktadır.

Konumuzu daha somut ele almak için toplumsal görevler bağlamında toplumsal yaşam ve birey olgusunu güncellik içinde ele alabiliriz. Bu bize insan ve toplumunun ahlakilik açısından verilen tanımlamaya göre nerede durduğunu görme olanağı verir. Bir kez insanın kendi görevlerine sahiplik etmesi, doğruyu ve iyi olanı esas alarak insanca olan yol içinde hareket etmesi için vicdan sahibi olması gerekir. Vicdan insanı sorumlu kılarken, aynı zamanda sorumluluk duygusuyla da insan kendi vicdanını büyütmektedir. Vicdanı büyük insan, enerjisi çoğalmış insandır. Maneviyatı yapan olgu olarak vicdan, insan için en önemli eylemsel güçtür. Vicdanı olmayanların eyleme geçmesi tümüyle mümkün olmaz demesek de çok zordur. İnsan en başta vicdanlı olduğu için haksızlıklara karşı bir duruş ve davranış içine girmektedir. İnsan en kolay haksızlıklara karşı harekete geçiren vicdanı sayesinde insanlık ölçüsünü ortaya koyabilmektedir. Günümüz insanlık durumu için kendi anlamsallığının neresinde durduğunu bu özellikleri ele vermektedir. Bunca toplumsal sorunların varlığına rağmen sorunların çözümüne ilişkin gerekli çaba ve mücadele verilemiyorsa, ahlak olgusundan hareketle bu durum tanımladığımız insanlıkta bir sorunun yaşandığını gösterir.

Doğru bir vicdan -ahlak- için en başta ‘insan’a ihtiyaç vardır. İnsan toplum içinde gerçekleşen bir varlık olduğu içindir ki, vicdanlı olmak isteyen insan öncelikle kendisini doğru ve iyi ortaya koyacağı bir toplum ortamına ihtiyaç duyar. Bunun için vicdanlı olan, en başta iyi bir insan olmak için bireyin ait olduğu toplumun üyesi olması fikrine inanması gerektiğini bilir. Toplumsal yaşamın ölçüleri ve kurallarının da kendi bireyini demokratik ve komünal özellikte yetiştirmesi gerekir. Kuşkusuz toplum kendi bireyini bu temelde yetiştirmektedir. Ancak reel gerçeklik temelinde bakıldığında, hâkim yaşam tarzının bireyi tanımsız bırakabileceği de görülebilmektedir. Toplumsallık vardır. İnsan toplumsuz yaşayamaz. Ancak hâkim olanların toplumu nasıl ele aldıkları, yaşanacak olanları doğrudan belirlemektedir.

Bireyin kendisini toplumuna ait hissetmesi ile sorumluluk duygusu arasında kopmaz bir bağ vardır. İnsanı sorumluluk altına alan, bunu hatırlatan, bu anlamda insanın değişim ve dönüşüme yönelmesine neden olan şey insanın yükümlülük bilinci olarak ahlakıdır. Vicdanı ve ahlakı kalmamış bir insan, herhangi bir haksızlık karşısında sorumluluk duymaz. Bu insan toplumdan kopmuş bireyci insandır. Dolayısıyla bir insan bireyi için toplumsal ahlakilikle yaşamayı başarması bireyciliği reddetmesiyle başlar. Günümüzde yaşanan temel bir sorun, daha doğrusu tüm sorunların temelini döşeyen sorun, toplumsal yapının parçalanmış yapısının kendi üyesini komünal temelde anlamlandıramamasıdır. Bugünün toplumsal yaşamı, yaşadığı ahlaki erazyondan dolayı anlam yitimine uğramıştır. Anlam yitimi insanın yitimidir. Çünkü anlamlandıran, anlam için anlam yaratan insandır. Anlam yitimi yaşamış olmak, iyi ve kötünün birbirine karışması anlamına da gelmektedir. Bu da yaşamın çirkinlik içinde geçmesi demektir. Sade bir tabirle buna yaşamın ölçülerini kaybetmesi denir. İnsan için bu ahlaksızlık olduğu gibi kimliksizliği de ifade etmektedir. Toplumsal kimlik yitimi demek, insanın bireycileşmesi demektir. Bunun için duyarsızlık, kendini yaşamak ve sorumsuz davranmak hem ahlaksızlık hem de insan olarak kendi anlam dünyasından kopmaktır.

Bireycilik toplumsal sorumluluğun bitişidir. Toplumsal sorumluluğun insan vicdanıyla direkt bağı vardır. Bu anlamda bireyci olmak sorumsuz olmak demektir. Bireyci kendisine karşı ancak günübirlik felsefeye göre sorumluluk duyabilir. Bireycilik başka bir insanın diğer bir insanı tanımasını, tanımlamasını da engeller. Günümüzde yaşanan ilişkisizliğin bir nedeni de budur. Toplumsal ilişkilerin darlığı, asosyallik nedeni olan bu durum ahlaksızlığın da boy verdiği ortamdır. Bunun içindir ki, aynı apartmanda veya aynı sokakta yıllarca beraber yaşadıkları halde, insanların birbirini tanımamaları şurada kalsın, selamlaşmamaları da normal bir insan davranışı olarak görülebilmektedir. İnsanların birbirlerini tanımaması normalleşmiştir. Oysa insanın evreni, onun yaratılış sırlarını tanıma, bu sırları anlama iddiası vardır. Bu büyük çelişkiyi yaşadığı halde, bunu normal gören duruma ahlaksızlık veya kötü ahlak demek, iyi ahlak sahibi olmanın bir gereğidir.

İnsan sadece birbirine karşı değil, her şeye karşı sorumludur. Çünkü tanıyan ve tanımlayan kendisidir. Bunun için insan varlığının anlam yüceliği başka insanlarca tanımlanmayı gerekli kılmaktadır. Bu tanımlamaya yol açan etkenlerin başında ise, tanımlananın ahlaki duruşu gelmektedir. Ahlaki olmak, başkaları için de yaşama sarılmayı gerekli kılar. Ahlaklı olmak, yaşamı başkaları için kurmaktır. Yaşama kurucu olarak katılmak yaşanacak bir şey varsa onu başkalarına bırakmak ahlakiliktir. Ortadoğu’nun ‘bir lokma, bir hırka’ felsefesinin derviş ve bilgeliğini esas almak iyi ahlak için esastır. Bu yaklaşım doğru ve iyi ahlakın nerede başlayacağını ortaya koymaktadır. Her varlığın tanımlanması için sahip olduğu temel ilkleri vardır. İnsanlık için iyi ahlakın varlık ilkesi ise toplumsallıkla başlar. Çünkü ahlak olmadan toplum, toplum olmadan da ahlak olmaz. Toplum ve ahlak olguları etle kemik gibi birbirine yapışıktırlar. Ama ikisi arasındaki bağ bunun da ötesindedir.

İyi ahlakı bir de toplumsal eylemsellik halinde görmekteyiz. İyi ahlak toplumsallığa karşı saldırıların olduğu yerde yerinde durmaz. İyi ahlak sorumluluk duygusu biçiminde yansır. Sorunların yaşandığı yerde iyi ahlak insanı arayışa götürür. Sorunları çözme gücünü ve cesaretini veren de özünde insanın ahlaki yanıdır. Çünkü ahlak aynı zamanda toplumun denenmiş ve yaşamı geliştireceği ispatlanmış bilinç durumudur. Ahlaki bilinç pratikleşme gücüdür. Toplumsal pratik sadece yeni şeyler yapmak demek değildir. Toplumsal pratik yeni şeyler yapmak olduğu kadar, ahlaki olmayan durumları ortadan kaldırmayı da gerektirir. Çünkü ahlaklı olmayı engelleyen bir durum yaşandığından, özellikle bugün için ahlaklı olmak için işe ahlaksızlığı deşifre etmekle yola koyulmalıdır demek yerindedir.

Günümüzde temel sorun insanlığın ahlaki sorunlar yaşadığına insanları inandırmaktır. Adeta toplumsal sorunların varlığı ahlakiliğin yokluğundan değil de insanların birbirilerinin işlerine çok karıştığından oluyormuş gibi bir yalan ahlaksızlıktan ötürü rahatlıkla söylenebilmektedir. Bu yalan ahlaka inceden ama keskin kılıçla bir saldırıdır. Yaşamda hâkim olan da bu düşünce olduğu için yaşamın paramparça olmuş hali rağbet görebilmektedir. Günümüz yaşamında bütün bu parçalanmışlıkların yarattığı tablo insanda köklü tanımsızlıklara neden olmuştur.

Yaşanan realiteden ötürü insanın kendi sosyal gerçekliği karşısında cahil olduğu söylenebilir. Tanıyan ve tanımlayan insan, hâkim olan toplumun yürütülüş tarzından dolayı kendisini tanımlamayacak duruma getirilmiştir. Günümüz insanlığının sorunları belirtilmeye çalışılırken, bunun nedenlerinden bir tanesinin de bu parçalılık olduğu bilinmelidir. Bu ruhsal parçalanmadan ötürü insan çok ciddi toplumsal sorunlar karşısında bile tepkisiz kalabilmektedir. Tepki canlılığın bir işaretidir. İnsanın tepkisi razı olunmayan şeye karşı olur. İnsanda tepkisizlik her şeye razı olduğu anlamına gelir. Her şeye razı olmak, boyun eğmek demektir. İnsan en iyisine bile kolay kolay razı olmazken kötüye bile razı ise, bu durum insanın ne derecede boyun eğdiğini veya insana boyun eğdirildiğini gösterir. Boyun eğmek köle olmaktır. İnsan bir en iyisine razı olur, bir de köleleştirilince kendisine sunulan her şeye razı olur. Bu durum en fazla da günümüzde yaşanmaktadır. İnsanlığın yaşadığı gelişmeler insanın en iyisini seçebilme ve yapma olanağını verebilmektedir. Buna rağmen tarihin en kötü ve çirkin yaşamı da gerçekleşmiş derin kölelikten ötürü yaşanabilmektedir.

Bugün toplumsal yapının parçalanmışlığından kaynaklı ahlaksızlık hâkim bir realite olduğu için, tüm kötülükler ‘kuzu postuna bürünmüş kurt’ misali kendisini sunabilmektedir. Bu durumda görünen maalesef sadece post olmaktadır. Postun içinde gezen kurt görülmemektedir. İmaj çağının ve onun temel tarzı biçimciliğin özünden koparttığı kutsal hayatın trajik hikayesidir bu! İnsanlığın mevcut hali ve ahlak sorunlarından dolayı kurt uluyarak saldırdığı halde, bu kuzuların melemesi şeklinde algılanmaktadır. Sorunlara yol açan bu algılanış değiştirilmezse ve bir şekilde bu sorunlar çözülüp aşılamazsa insanın kendi sonunu getirebileceği söylenmektedir. Ahlak bir de bu bakımdan bizim açımızdan önemlidir. İnsana bütünlüklü bir yaklaşımı geliştirebilmek, yaşanan sorunlara eğilebilmek için de ahlak sahibi olmak gereklidir. Çünkü ahlak insana insani olanı seçme imkânı verir.

Bugün itibariyle ahlaki olmanın temel bir ölçüsü de toplumsal sorunlar karşısında duyarlı olmak ve insanları duyarlı kılmaktır. Duyarlı olmak aynı zamanda devrimciliktir. Diğer insanları duyarlı kılmak, eyleme geçirmek devrimciliğin ilk adımıdır. Ahlaki olma noktasında yaşanan sorunlardan dolayı tarihin devrimcileşmek için en fazla ihtiyaç duyduğu zaman bugündür. İnsanlık adına atılan her adım bugün itibariyle devrimciliktir. Kendini bilmek devrimci olmaktır. Devrimci olmak sürekli bir devingenlik içinde olmaktır. İnsanın sürekli devingenlik içinde olması, kendi kişiliğini sorgulaması anlamına gelir. Bu anlamda devrimci olmak kişlik kazanmak, toplumsallaşarak kendi görev ve sorumluluklarının ne olduğunun bilincini diri tutması ve geliştirmesi demektir. Bu da her zaman eylem halinde olmak demektir.

Eylem harekettir. Hareket sürekli akış halinde olmaktır. Sürekli akan ırmak gibi olmak için sağlam kaynaklardan beslenmek gerekir. Bu kaynak insan için toplumu ve toplumun enerji adası olarak ahlakıdır. Toplumsal sorunları görmek, çözüm yollarını ortaya koymaya çalışmak ve daha çok da insanları sorunlar karşısında duyarlı olmaya yöneltmek insani bir görevdir. Bu görevi yükleyen ahlakilik durumu olarak sorumluluk bilincidir. Günümüzde hâkim olan bireycilik insanın bu görevlerini yapmasını engelliyor. Bundan dolayı toplumdan kaçışın somut ifadesi sorunlardan kaçmak biçiminde görülüyor. Toplumsal görevlerinden kaçış, aynı zamanda insanlığından kaçıştır. Toplumsal sorunlar, toplumun ahlaki yapısının bozdurulmasıyla ortaya çıkmış sorunlardır. Bu duruma yol açan ise devlet ve iktidar olgusudur. Toplumsal sorunlardan kaçış toplumsallıktan kaçıştır. Toplumsallıktan kaçış devlete iktidara doğru kaçıştır. Toplumun tümü devlet ve iktidar sahibi olamayacağı için de devlete kaçış köleliğe kaçıştır. Toplumsal sorunlardan kaçış sorunları görmezden gelmekten kaynaklanmaktadır. Sorunları görmezden gelmek, anlam gücünü ve vicdanını kaybetmekle ilişkilidir.

Bunca toplumsal sorunların yaşanmasına rağmen, sanki hiç kimsenin sorunları yokmuş gibi bir durum yaşanmaktadır. Sorunları başkaları yaşıyor denilerek, insanların her gün defalarca karşı karşıya kaldığı sorunlar karşısında bile duyarsız kalmalarına neden olunmuştur. Bu ise toplumsallık anlamında bir hastalık durumudur. Tüm bu hastalıklı durumlar kesinlikle insanın toplumsal gerçeğinin parçalanması ve vicdanlarının yara almasıyla direkt bağlantılıdır. Her sorun toplumsal bir ihtiyacın karşılanmamasından doğmaktadır. İnsanın duyarsızlığı, bu ihtiyaçların giderilmesinde rol üstlenmemesine neden olmaktadır. Bu da insanın en temel özelliği olan yaratıcılığını kaybetmesine yol açmıştır. Artık yaratıcılığın olduğu alanlar bilgisayar programları ile yaratılan animasyon filmleri ve simülasyon alanlarıdır. Yaşam tekrarın ve mekanikleştirilmişliğin teneke halinden çekilmez hale gelmiştir. Bunu bilmemek, bilip de gereklerini yerine getirmemek ahlaki boşluğun yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Bütün toplum üyelerinin yaşananları görmesi ve görüp karşı koymasının ilk adımı vicdan sahibi olmalarından geçer. Bugün en fazla da vicdanı ayaklandırmak ve eyleme geçirmek gerektiği ortadadır.

Devrimci eylemselliğe yol açacak ahlaka sahip olmaya ekmek ve sudan daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir süreçte yaşamaktayız. Devrimcilik toplumsal düşünmek ve yaşamaktır. Çünkü maddiyatçılık ve bireycilik temel insan değeri haline getirilmiştir. İnsanın için en zor iş toplumda hâkim hale getirilmiş düşünce ve yaşam kalıplarını aşmaktır; insanları yeni zihniyete, yeni bir vicdana, yeni bir toplumsal sisteme alıştırmaktır. Bunun en zor iş olması toplumsal mantığın dogmatik özellikler göstermesinden kaynaklıdır. Tanımak ve tanımlamak aynı zamanda dogmatik olmaya da yol açar. Dogmatikliği aşmak put kırmaktır. Her dönemin putları olmuştur. İnsan bireyi üzerinde kurulacak en büyük baskı toplumsal baskıdır. İnsanlar en kolay toplumsal baskı altında ezilir ve yenilirler. Toplumsal baskının devletçi karakteri aynı zamanda put yapmaktır. Putçuluk ahlaki düşüştür. Ahlaki düşüş olmadan insanlar putlara inanmazlar. Tüm insanlık dışı uygulamalar birer putçuluktur. En çok toplumsal sorunlar bugün yaşandığı için, en çok putçuluğun bu dönemde yaşandığını rahatlıkla ileri sürebiliriz. En çok putçuluk bu dönemde yaşanıyorsa, en fazla ahlaksızlık bu dönemde yaşandığı içindir.

Günümüz putçuluğu kapitalist yaşam kalıplarıdır. Kapitalizmin topluma vazgeçilmez olarak sunduğu yaratımlarıdır. Bireyci olmak bir putçuluktur. Sorumsuzluk bir putçuluk durumudur. Her şeyin maddi bir karşılığının olması da putçuluktur. Kapitalist dil bu putçuluğun sunum biçimidir. Tıpkı zaman gibi putların da sadece biçimlerinin değiştiğini bilmek ve buna inanmak ahlaki olmaktır. Devrimcilik kapitalist putçuluğa meydan okumak ve toplumsal ahlaka dönüşü sağlamaktır. Bunun yolunun ‘kapitalist din’den çıkmak olduğunu bilmekten geçtiğine inanmak gerektiğini belirtmek özgürlük getirecek ahlakilik gereğidir. Bunun başlangıç duasının insanın kendisine varoluşunun anlamına soru yöneltmekten geçtiğini bilmek gerekir. Bu bilinci edinmiş olanların da kendini değiştirmek ve yanı başındaki insanları değiştirip dönüştürmekle sorumlu olduklarını bilmeleri en kutsal insanlık işidir.

 

   
© OVAMADOKUNMA