Türkiye Çevre Hareketi Halklaşıyor

 

Ekolojik krizin insanlığın geleceğini tehdit eder bir boyuta geldiği ve iki binli yıllarda dünya kamuoyunun temel gündemini teşkil ettiği artık bir gerçek.

Ekolojik yıkım, öncelikle dünyanın yoksullarını ve güney ülkelerini vurmaya başladı. Çevre sorunları da teknelere saldıran kutup ayıları, balinaları kurtarma kampanyaları gibi başlıklarla sınırlı kalmaktan kurtulup; açlık, yoksulluk, kitlesel ölümler, gıda güvenliği, tarım alanlarının yok edilmesi ve askeri işgallerle birlikte anılmaya başlandı. Çevre politikalarının tarım, enerji, ulaşım, turizm gibi diğer sektörlerde uygulanan politik tercihlerle doğrudan ilgili olması ve sermayenin tercihlerinin tüm çıplaklığı ile teşhir olması, dünyada güçlü çevreci taban hareketlerinin doğmasına yol açıyor. Medyatik Greenpeace şovlarının yerini, MST’nin toprak işgalleri ya da Bolivya’da suyun kamusallaştırılması haberleri alıyor. Bu kendiliğinden halk hareketi niteliği taşıyan çevreci taban hareketleri, somut gündemleri üzerinden sistemle hesaplaşmaya ve yeni bir köylü hareketleri dalgasının tüm dünyada yayılmasına yol açıyor.

Yaşanan bu dönüşümler, çevreciliğin ve çevrecilerin de veçhesinde değişimler yaratıyor. Çevre hareketleri, yerel ve tematik alanlarından çıkarak, bütünlüklü bir sistem eleştirisi üzerinden daha siyasal taleplerle mücadele etmeye ve birbirleri ile daha sıkı dayanışma ilişkisi kurmaya başladılar. Kapitalizmi ehlileştirmeye çalışarak, sistemin sürdürülebilirlik iddialarına meşruiyet yaratan kentli iyi orta sınıfların hobisi olmaktan öteye geçemeyen çevreciliğin yerine; ekolojik krizin en büyük mağduru olan dünyanın kırlarında yaşayan köylülerle, yeni dönem sınıf hareketinin inşasında büyük rol oynayacak, yeni bir tür çevre hareketi tarih sahnesindeki yerini alıyor. Neo-liberal politikalarla karın alabildiğine özelleştiği, riskin ise gittikçe kamusallaştığı küresel kapitalist sistem içerisinde, yeni dönem çevreci halk hareketleri, tematik ve lokal taleplerinden sıyrılarak, toplumun diğer ezilen kesimleri ile birlikte daha toplumsal ve radikal talepler ileri sürüyor. Toplumun diğer ezilen kesimleri ile bir araya gelen çevresel adalet hareketleri, ezilenlerin mücadele deneyimleri ile binlerce yıldır zenginleşen uygarlığımızın, tarihsel birikimini de arkasına alıyor.

Venezüella’da, Bolivya’da, Brezilya’da, Hindistan’da, Endonezya’da, Güney Afrika’da ülke düzeyinde görünür hale gelen bu halk hareketleri, dünyanın dört bir tarafında yerel ve otantik karakterleri ile insanlığın kurtuluşu için mücadele ederken; bu mücadelelere Türkiye gerçekliğinden bakmakta fayda var.

Bu bildirinin temel iddiası, çevreci halk hareketlerini toplumsal muhalefetin bütünlüğü içinde ele almak olduğundan; Türkiye çevre hareketi, toplumsal muhalefetin genel gündem başlıkları ile analiz edilecektir.

 

12 EYLÜL

12 Eylül cuntası ile Türkiye’de var olan bütün toplumsal dinamiklerin kökü kazınmaya; devrimciler, işçiler, köylüler, aydınlar, sendikacılar, üniversiteler sindirilmeye çalışılmış, muhalif hareketlerin tamamı işkence tezgâhlarından geçirilmiştir. Ama aynı 12 Eylül zihniyetinin ürünü olan 1982 Anayasası’yla, sessiz sedasız, hatta Bergamalılar soyunup yollara düşene kadar muhalif kesimlerin bile fark etmediği 56.maddesi ile “çevre hakkı” anayasal statüye kavuşturuldu.

Tepeden modernleş(tir)me geleneğine göre hak ve özgürlüklerin yukarıda, devlet içi çekişmeler ve hesaplaşmalarla tarih sahnesinde göründüğü, çoğu zaman devlet eliyle “bahşedildiği” izlenimi uyandıran hukuki reformlara, Cumhuriyet tarihi boyunca alışkın bir toplumuz. Henüz Türkiye’de bir çevre hareketinin esamesi bile okunmazken, en küçük demokratik hak taleplerinin bile, büyük bedellerle elde edildiği ülkemiz demokrasisinde, çevre hakkı anayasal bir statüye kavuşturuldu. Bu, Türkiye siyasal geleneği açısından şaşılacak bir durum değildir. Ancak daha sonraki yıllarda, çevreciliğin Türkiye’deki seyrine bakıldığında, sermayenin tercihlerine göre hazırlanmış bir anayasada, çevre hakkına yer verilirken, yine sermayenin tercihlerine göre şekillenmiş bir çevreci ideolojinin de yaratıldığı görülecektir. Sermayenin ve onun devletinin tarihsel teamüllerine göre, muhalif hareketlerin baskısı karşısında, muhalefeti ehlileştirmek ve sistem içine çekmek için verilen göstermelik ödünlerden farklı olarak, özellikle ANAP hükümetleri zamanında, Türkiye’de işin daha en başında sitem içi çevreci akımlar resmi devlet politikasıyla ortaya çıkarıldı. Toplumsal muhalefetin ezildiği bir dönemde, sistem içi çevrecilik, bütünlüklü bir toplumsal muhalefet anlayışının uzağında, çoğu zaman gerçek sorunların üzerini örten, ekolojik krizin boyutlarını gizleyen hatta 24 Ocak kararları ile ilan edilen neo-liberal talana yeşil bir makyaj sağlayan bir kulvarda rahatlıklı serpilip gelişti. Devletin ve AB’nin fonları ile desteklenen sistem içi çevrecilik, Türkiye’de çevreci akımlar üzerinde ciddi bir hegemonya yarattı ve iyi kötü filizlenen çevreci tepkilerin, toplumsal muhalefetin diğer dinamikleri ile buluşmasını engelledi. Çevre sorunlarının siyasallaşmasına mani oldu. Toplumsal gerçekliğin en kuşatıcı boyutunda ele alınma potansiyeline sahip olan ekolojik sorunlar, kentli iyi orta sınıfların elinde bir hobi olmanın ötesine geçerek; sermayenin temel politik tercihleriyle bağını kuran, hak ettiği toplumsallığa kavuşturulamadı.

Türkiye Solu’nun da resmi çevreci çizginin dışında, ekolojik kriz konusunda kendi politikasını yaratamaması da çevreci hareketlerin apolitikleşmesinde diğer bir etken oldu. 12 Eylül yenilgisi ve rejiminin topluma dayattığı atomizasyon, duvarın çöküşüyle solun daha yoğun yaşamaya başladığı ideolojik savrulma ve kafa karışıklığı ile birleşince, çevre sorunlarının çözümü liberal “akıllara” terk edildi. Türkiyeli sosyalistler, aradan geçen bunca yıla rağmen, çevre sorunları ile aralarındaki mesafeyi kapatmak yerine kanıksamayı tercih ettiler. Türkiyeli ortalama sosyalistin zihninde çevre sorunlarına kafa yormak halen ekstrem bir uğraştır. Hatta diğer muhalif dinamiklerle önem sırasına göre kıyaslanan, “lüks bir uğraştır”. Maalesef sosyalistlerin bu yerleşik kanıdan kurtulması için Latin Amerika’daki halk iktidarı deneyimlerini beklemek gerekmiştir.

Türkiye’de IMF ve DTÖ politikalarıyla aynı ekolojik yıkım programları ve yerel direniş imkanları özellikle doksanlı yıllardan bu yana ortaya çıkmasına rağmen, mevcut çevreci anlayışların ve toplumsal muhalefetin dağınıklığı ve solun ilgisizliğinin etkisiyle yeni dönem köylü hareketlerinin nüvesi sayılabilecek deneyim alanları şimdiye kadar ortaya çıkarılamadı. Yaratılan tek değer Bergama köylülerinin deneyimleri oldu.

Tarihin bir ironisi olarak, son yılarda 12 Eylül zulmünü en ağır yaşamış yörelerden Türkiye’nin en önemli çevreci yerel dinamiklerinin yeşermeye başlaması, çevreci hareketlerin mücadelelerinin, bir muhalif hareket olarak tarihsel süreklilik içinde ele alınmasının olanağını yaratıyor.

BERGAMA

Bergama’daki çevreci taban hareketi, tartışmasız bugüne kadar Türkiye’de açığa çıkmış en önemli çevreci halk hareketidir. Türkiye’de çevre mücadelelerinin, çevreci akımlar dışında halk hareketi boyutu kazanması, Bergama Köylüleri sayesinde başarıldı.

Bergama Köylüleri, belki karşı çıktıkları siyanürlü altın madenini son tahlilde engelleyemediler ama başlattıkları mücadeleyi, mantıksal sonuçlarına eriştirecek tüm pratikleri sergilediler. Üzerinde şekillendiği siyasal ve toplumsal koşulların elverdiği ölçüde, yarattığı deneyim zenginliği ile Bergama’daki çevreci halk hareketi, toplumsal mücadeleler tarihimizde, her zaman bir kazanım olarak yer alacaktır. Türkiye çapında bütünlüklü bir çevreci halk hareketi inşa edilirken öncelikle Bergama’da sergilenen hukuksal, politik ve pratik deneyimler doğru analiz edilmelidir.

Sosyal Devlet

Bergama’daki çevre hareketi, öne çıkmış tüm isimleri tarafından politik tutumunu, ‘sivil itaatsizlik hareketi’ olarak tanımlamıştır. İçerik olarak, verili hukuk sisteminin sınırında bir politik hattı belirten bu çizgi, baştan sona harekete temel karakterini vermiştir. Hareketin tarihine bakıldığında, açılan davalar ve bu davalarla ilgili mahkemelerin verdiği kararlar ile yapılan eylemlerin birbirine paralel olduğu görülür. Açılan davaların kronolojisi ile eylemlerin kronolojisi hemen hemen aynıdır. Bergama halk hareketini anlamanın sırrı da burada yatmaktadır. Bergama; sosyal hukuk devletinin kazanımlarını korumaya dönük bir hareketidir. Mevcut yasalara ve bilimsel verilere göre devletin yaptığı hatadan döndürülmelisini ve ülkenin doğal kaynaklarının yabancılara teslim edilmemesini amaçlamıştır. İhtiyaç duyulan hukuksal ve bilimsel-teknik bilgi ile köylülerin mücadelesi, 1990’ların Türkiye’sinde olabilecek en ileri düzeyde buluştu. Yıllar içerisinde adeta yöre köyleri bir açık hava üniversitesi haline geldi. Çoğu ilkokul mezunu köylüler, alanında uzman üniversite profesörlerini aratmayacak kadar, madenle ilgili Çevre Bakanlığı’nın verdiği ÇED(Çevresel Etki Değerlendirme) olumlu görüşünün yanlışlığı hakkında geniş bilgiye sahip oldu. Bergama, giderek Türkiye’deki tüm çevreciler için bir okul haline geldi. Türkiye’de iyi kötü çevreci olup ta madene yakın köylerden Çamköy’ün kahvesinde, köylülerle çay içmeyen çevreci yok gibidir.

Hukukun sınırında verilen mücadele, tek bir hedefe yoğunlaşmıştır: ÇED ile ilgili açılan iptal davasını kazanıp madeni kapattırmak. Yasaların çizdiği çerçevenin dışına çıkmadan yapılan bütün o birbirinden renkli, kadınların en önde yer aldığı eylemlerin amacı budur. Köylüler, bilimsel olarak ölümcül sonuçları açık olan, Balıkesir Balya’da, Kıbrıs Lefke’de daha önceki örneklerini gördükleri, Anayasa’nın 56.maddesindeki ‘sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama’ hakkını yok sayan yabancı maden şirketinin faaliyetine, kendi devletlerinin en yetkili organlarınca izin verilmesinin kızgınlığını yaşıyordu: ‘Nerede bu devlet!’ ‘Burası müstemleke memleketi mi?’ ‘Gitti gâvuru, getirdi başımıza koydu! v.s… Ulusalcılığın baskın olduğu bu politik hatla inatçı eylemlilikleriyle hareket, Türkiye kamuoyunun desteğini arkasına almayı sağladı. Bergamalılarla birlikte tüm Türkiye, merakla mahkemenin vereceği karara odaklandı. Sonunda mahkeme kararını verdi. Hükümetin verdiği yanlış kararı, devletin yargısı düzeltti. Ancak beklenen olmadı… Mahkeme kararları uygulanmadı. Açılan davaları kazanmaya odaklanmış halkta, kızgınlığın yerini hayal kırıklığı aldı. Sosyal hukuk devleti, geri gelmemek üzere köylüleri terk etmişti.

Bergama’da bundan sonra ikinci bir tarih yaşanmaya başlandı. Yargı kararları uygulanmadığı gibi dönemin hükümeti, el altından TÜBİTAK’a rapor hazırlattı ve madenin yeniden açılmasına hukuksal kılıf yarattı. Ne yasaların arkasından dolanılarak başlayan bu girişimlerin arkası kesildi. Ne de köylülerin avukatlarının açtığı davaların. Yeni açılan davaların da birçoğu kazanılmasına, hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti aleyhine, yargı kararlarını uygulamadığı gerekçesiyle tazminata hükmedilmesine rağmen, siyanürlü altın madeni faaliyetine devam etti.

İkinci perde açılırken, hareket siyasallaşma sinyalleri vermesine rağmen, ufkunu verili hukuksal meşruiyet zemini ile sınırlandırdığından, yeni ve daha geniş bir siyasal meşruiyet zemininde kendini yeniden kuramadı. Anti-kapitalist diğer toplumsal dinamikler ve sınıf hareketiyle eklemlenme şansını, önceki dönemin bakiyesi alışkanlıklar engelledi. Harekete siyaset bulaştırmama kaygısı ağır bastı. Bergama’ya münhasır bir siyasi parti kurulması dahi gündeme geldi fakat anti-kapitalist bir eksen, politik söylem düzeyinde dahi kurulamadı. Lokal, otantik bir hareket olarak kurgulanmaya devam edildi. Kendileriyle aynı kaderi paylaşan Balıkesir-Havran, Eskişehir-Kaymaz, Artvin-Cerattepe’deki halkla buluşma girişimleri, sembolik düzeyde ve hareketi temsil eden isimlerin deneyimlerini paylaşmalarıyla sınırlı kaldı. Siyasallaşma girişimini desteklemesi gereken sosyalistler ise, bazı kişisel katkıların ötesinde ciddi bir katkı sunamadı.

Bergama, Aşılmalıdır

Hukuka olan angajman yüzünden yeni bir hareket kurulamasa da, Bergama halkının son sözü: ‘Bundan sonra siyasal mücadeleye başlıyoruz!’ oldu. Bunu, hareketin geldiği aşamada, öz deneyimi üzerinden bir kazanım olarak ta anlamamız gerek. Bu değerlendirme, Bergama Köylüleri’nin Türkiye halkına en büyük armağanıdır. Bergama Köylüleri, Türkiye çevre hareketine, hukukun sınırından, hukukun ötesine geçen bir programa ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Bu program, net bir anti-kapitalist program olmak zorundadır.

Ekolojik sorunlara kapitalizmle hesaplaşmadan ve yeni bir uygarlık anlayışı inşa edilmeden çözüm bulmak imkânsızdır. Aksi tutum sistem içi çevreciliğin kör ufkunda dönüp dolaşmaktan öteye geçmeyecektir. Kendiliğinden halk hareketi kazanmış çevreci dinamikler sistem içi çevrecilikle hesaplaşmaya başlamıştır. Çevreciler, ya verili hukuk sistemi içine hapsolmak ya da meleklerin cinsiyeti tartışmasına dönen teknik tartışmalara boğulmakla gerçek bir sistem karşıtı anti-kapitalist hareket olmak ikilemi ile karşı karşıyadır. Köylüler, AB fonlarıyla da beslenen bir sektöre dönüşen çevrecilikten medet ummak yerine kendi öz güçlerine dayanan ekonomik modelleri tartışmalıdırlar. Türkiye’deki çevreci halk hareketleri Latin Amerika başta olmak üzere dünyadaki benzer çevreci halk hareketlerinin deneyimleri tartışarak, Türkiye ölçeğinde yerel inisiyatiflerin öznesi olduğu bir yapı etrafında birleşmelidir. Eşme’de, Tunceli’de, Hasankeyf’te, Sinop’ta, Fındıklı’da, Artvin’de, Pazarcık’ta yaşanan çevre sorunlarıyla baş etmenin mantıksal sonucu budur.

Türkiye tarımı çökertilmektedir. Bu nedenle bir yörede çevreci mücadelenin açığa çıkması için mutlaka çevreye zararlı bir işletmenin kurulması beklenmemelidir. Türkiye çevrecilerinin mücadele alanı Türkiye sathıdır.

Çiftçi Sendikalaşma Hareketi gibi yoksul köylü örgütlenmeleri, Beyaz Adımlar Platformu ve Elele Hareketi gibi meslek odaları ve sendikaların ağırlıkta olduğu yapılar, Nükleer Karşıtı Platform, Küresel Eylem Grubu, GDO’ya Hayır Platformu bu yeni sürecin açığa çıkmış aktörleri olarak düşünülebilir.

Türkiye çevrecilerinin Bergamalılar’a ‘yeni davalar açın’ demekten başka sunabileceği bir politikası olmalıdır. Politik bir program etrafında bir araya gelip, yeni bir anlayışla Bergama’ya dönerek, Türkiyeli çevreciler, Bergama halkına karşı olan borcunu da ödeyecektir.

 

ÖRGÜTSÜZLÜK

Çevreye zararlı yatırımların yereldeki halklar üzerindeki en büyük propagandası, ‘istihdam yaratma’ vaadidir. Sırf bu yüzden maden şirketleri, ihtiyaç duyduğu kapasitenin üç dört katı işçi çalıştırarak yerel direnişleri kırmaya çalışıyor. Çevreye zararlı yatırımların dünyanın yoksul ülkelerinde artan sayıda ortaya çıkmaya başlamasında, bu ülkelerdeki ucuz işgücünün ve yetersiz sosyal güvenlik sisteminin yatırım maliyetlerini düşürmesinin rolü büyüktür. Çevreci hareketlerin bu yatırımlara karşı çıkarken salt çevresel boyuta hapsolmadan, köylüler ve işçilerle kapsamlı mücadele zeminlerini inşa etmeleri zorunludur. Yaşam hakkıyla doğrudan ilgili olmaları, faaliyet alanlarının tüm insanlığı ilgilendirmesi, sermayenin politik tercihlerinden sorumluluğunu sarih olarak gösterebilmeleri ve krizin biyosferik niteliğinin enternasyonal dayanışmayı zorunlu kılması açısından çevreci hareketler, diğer tüm toplumsal muhalefet dinamikleri ile çok daha kolay buluşabilecek bir zemine sahip. Aynı şekilde solu da; enerji politikasını, tarım politikasını v.s. yeniden gözden geçirdiğinde, ekolojik mücadele alanının yabancısı olmadığını görecektir. Sinop’ta gerçekleştirilen Nükleer Karşıtı Mitingi, Türkiye tarihinin en büyük ve başarılı çevreci eylemi yapan; Türkiye’nin dört bir yanından çevrecinin, KESK başta olmak üzere sendikaların, TMMOB’a bağlı odaların, Çiftçi Sendikalaşma Hareketi’nin ve üniversiteli gençlerin alanda Sinop halkıyla bir araya gelmesidir. Toplumsal muhalefetin içinde bulunduğu dağınıklığın zaafları giderildiğinde çevrecilerin de başarı şansı artacaktır. Çevreciler, toplumsal muhalefetin krizi ve dağınıklığına dair tartışmalarda da taraf olmalıdır.

PİYASA

Devletin üstlendiği tüm kamusal sorumluluklar, teker teker piyasanın insafına terk ediliyor. Artık hava da bedava değil, su da. Asgari insani yaşam koşullarını sağlamak bir yana; “paran yoksa, ölmeye bile hakkın yok” devri başladı. Enerji üretimi özel sektöre devredilirken üretici şirketlere devlette bile olmayan kamulaştırma yetkileri verildi. Maden şirketlerine TBMM’nin altında bile maden arama serbestisi tanınırken, yer altı kaynaklarından devlet gelirlerinden şirketler lehine indirimlere gidildi. Kamusal anlayış ve planlamadan vazgeçildi. Çevre Yasası ve ilgili yönetmelikler, çevreyi korumak yerine kirliliği düzenlemeye çalışıyor. İşletmeci firmaların binlerce dolara danışmanlarına hazırlattıkları raporlara, resmi kurumlardan hemen izinler veriliyor. Bundan sonra Anadolu’nun ücra bir köşesindeki bir avuç köylünün klasörler dolusu, meteorolojik veri, deprem haritaları, emisyon hesapları, flora ve fauna listeleri, fayda-maliyet hesapları ve sektör analizleri ile baş edip haklılığını kamuoyuna ispatlaması gerekiyor. Bu da ister istemez hemen hemen tüm çevre sorunlarını bir mühendislik tartışmasına dönüştürüyor. Hukukçuluk hastalığının çevre hareketlerinin ufkunu verili hukuk sistemi ile kadük hale getirmesi gibi, çevre sorunlarının teknik bir soruna indirgenmesi, karşı karşıya kalınan çevre felaketlerine teknolojik alternatif oluşturma telaşına ya da zararı nasıl en aza indiririz uğraşına dönüştürüyor. Sorunun bir uygarlık sorununa ve insanlığın kurtuluşu tercihi ile sermayenin tercihleri arasında seçim yapmayı zorlaştırıyor. Nükleer enerji bir zorunluluk mu? Değil mi? Yeterli filtre sistemi kurulursa termik santrallere ve çimento fabrikalarına “evet” diyebilir miyiz? Hidroelektirk santralleri kurulmazsa elektriksiz kalır mıyız? Atık deposu yeterli sızdırmazlık tekniği ile yapılırsa; siyanürlü altın madenleri, ülke kalkınmasına hizmet eder mi? v.b. gibi suyu bulandırmaktan başka işe yaramayan tartışmalar, sistem içi çevreciliğin en çok sevdiği konular.

Çevreci tepkiler ile sınıf mücadelesi arasında şimdiye kadar var olagelen mesafe, sistem içi bir çevreciliğin kendisine geniş bir alan bulmasını kolaylaştırdı. Özellikle AB destekli fonlarla Türkiye’de çevreci sivil toplumculuk sektörü denilebilecek bir sektör oluştu. Kapitalizmin çirkin yüzünü çevrecilik makyajıyla örtmeye çalışan yapılar, muhalif gibi görünerek ekolojik krize yanıt üretmek bir yana, bizzat krizin kalıcılaşmasına ve derinleşmesine hizmet etmektedir.

Gittikçe büyüyen bu sektörün ideolojik tutumlarının en karakteristik örneğini doğal kaynakları kullanan şirketlere tükettikleri doğal kaynakların karşılığında bedel ödettirilmesi talebinde bulabiliriz. Kamusal bir vergilendirme talebi gibi görünse de; sorunu, piyasa mantığı içinde ele alan bu talep, bir reform talebi olmanın çok uzağında, kapitalistler arası rekabeti düzenlemeyi hedeflemekten öteye bir işlev göremeyecektir.

Uşak-Kışladağ’da maden sahası açılırken tıraşlanan binlerce dönüm ormanlık arazide, kesilen her bir ağaç için üç ytl değil de üçyüz ytl değer biçilmesi veya köylülerin arazilerinin daha yüksek fiyatlarla satın alınması ekolojik kriz açısından neyi değiştirir? Milyonlarca köylü, topraklarından koparılmak isteniyor. Yaşadıkları toprak, milyonlarca yılda meydana gelen jeolojik ve iklimsel değişikliklerle birlikte üzerinde yaşayan insanları biçimlendirmiş ve aynı insanlar tarafından biçimlendirilmiştir. Sermayenin talanı, kaçınılmaz olarak sadece doğal kaynakları değil, o topraklardaki verili toplumsal yaşamı da yok etmektedir. Kışladağ Altın Madeni için kesilen her ağaçla, vurulan her su kuyusuyla, sadece Yörük Kültürü yok olmamakta, kuşaktan kuşağa devredilerek biriken geleneksel hayvancılık ve tarım bilgisi de yok edilmekte, insanlar üretim sürecinin dışına itilmektedir. Yerine uzaylı kılığında, son model jeeplerle cirit atan ‘maden şirketinin adamları’ (Uşaklı Matrixler) türemektedir. Fındıklı’da kuruyacak olan sadece dereler olmayacak. Halkın tarihi ve kültürü de kurutulmaya çalışılıyor. Fındıklı halkının ödeyeceği bedeli elektrik faturalarıyla ödeyebilir miyiz?

Doğanın ve insan hayatının fiyatlandırılması mümkün değildir. Ekolojik krizi açıklamaya, ‘piyasanın aklı’nın yetmediği gerçeğini çevreci hareketler kabul etmeli, piyasa mantığına cepheden karşı çıkmalıdır. Fidel Castro’nun 1 Mayıs bildirisini enerji devrimine ayırmasına dikkat edilmelidir. Castro, biyolojik yakıtlarla ilgili tarımsal yatırımların, petrole olan bağımlılığa çözüm olmayacağı, tersine gıda güvenliği tehlikesine ve açlıktan kitlesel ölümlere yol açmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulunmuştur.

Ekolojik krize verilen yanıtların sınıfsal bir karakter taşıdığını, GDO karşıtı harekete bakarak ta söyleyebiliriz. Köylü hareketiyle ve diğer antikapitalist dinamiklerle bağını kurmalıdır. GDO karşıtı hareket, GDO’ların ekosistem üzerinde yaratacağı yıkıma ve doğaya genetik müdahalelere karşı çıkarken, piyasa mekanizması dışında yoksulların gıda güvenliği sorununu da içermelidir. Tamamen doğal koşullarda ve doğal tohum ve gübre kullanılarak üretilen organik ürünler, daha ucuza mal olması gerekirken, organik olmayan ürünlerin 4-5 katı fiyata süpermarket raflarındaki yerini alıyor. Piyasa mekanizması içinde kalındıkça; ’ekolojik maliyet’ in maliyeti, umduğumuzdan daha pahalı olacaktır. Bunun yerine piyasa mekanizması ile hesaplaşmış bir GDO karşıtı hareket, alternatif tarım tekniklerini geliştirerek yeni toplum modelimiz için kıymetli deneyimler biriktirebilir.

Monsanto ve Cargil gibi dünya çapında dev tarım tekelleri Türkiye’de yüz binlerce dönümlük arazilerde GDO’lu tarıma başlama uğraşındalar. Bu tarım tekellerinin faaliyetlerinin önüne geçilmezse; çok değil birkaç yıl sonra, geri dönülmez şekilde Türkiye’de tarım alanları GDO’lu tohumlara bağımlı hale gelecek ve bu yöntem kullanılmaya başlandıktan üç beş sene sonra ekim yapılan topraklar çoraklaşmaya başlayacak. Sözleşmeli tarım yöntemiyle faaliyet yürütecek olan bu tarım tekelleri, kaçınılmaz biçimde Türkiye tarihinin en büyük kırda yoksullaşma ve proleterleşme sürecine neden olacak. Ortaya çıkacak işsizlik sorunu ile ilgili yapılan araştırmalar, kentlere sayısı on milyonu aşan yeni bir göç dalgası öngörüyor.

Irak’ın işgalinden sonra çıkarılan ilk yasalardan birinin GDO’lu tarıma olanak tanıyan yasa olması ve Chavez’in geçtiğimiz günlerde Venezüella’da GDO’lu tarımı yasaklaması boşuna değil. Şimdiye kadar Türkiye’de yürütülen en geniş katılımlı ve kapsamlı kampanyalardan birini Canavar Domates Turu ile GDO’ya Hayır Platformu gerçekleştirdi. Platform, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde yaşayan, daha ziyade orta sınıf tüketiciler arasında örgütlediği GDO karşıtı tepkiyi, yoksul köylülerin tepkisi ile buluşturabilirse bu gidişatın önüne Türkiye’de de önemli bir set çekebiliriz.

Piyasacı çevreciliğinin ve yeşil sermayenin beslendiği en büyük sektörlerden biri de atık sektörüdür. Atık yönetim sistemleri, 1990’lardan itibaren Türkiye’de tartışılmaya başlandı. Büyük yatırımlar gerektirmesi ve proje altyapılarının oluşturulması zaman aldığından ancak son yıllarda somut olarak gündeme gelebilmiştir. Belediyeleri ilgilendiren ve AB fonlarıyla yürütülen kentsel, tıbbi ve sanayi atık projeleri, ihale ve yer seçimleri sırasında ortaya çıkan skandallarla yeni bir mücadele alanı olarak şekillenmeye başladı. Atık sorunu, atıkların doğal geri kazanım ve soğurma süreleri ile teknolojik geri kazanım ve işleme süreleri arasındaki farktan dolayı, ekolojik krizi kalıcılaştırmaya yol açan sistemlerle çözülemeyecek kadar yeni bir uygarlık anlayışı ile çözüm bulunması gereken bir sorundur. Belediyelerin iyiden iyiye birer rant kapısına dönüştüğü Türkiye’de, aynı zamanda bir yerel yönetim sorunudur.

Çevreci hareketlerin Türkiye’deki sınırlı pratiklerinden seçilen yukarıdaki örnekler toplumsallığı içinde kavranabildiği oranda; kapitalizmin krizi ele alınmadan, ekolojik krize çözüm üretilemeyeceği açıklık kazanır. Ekolojik krizin toplumsal-sınıfsal bağla ele alınması, çevreci hareketlerin diğer toplumsal mücadele dinamikleri ile sınıf mücadelesi içinde buluşmasına yardımcı olacaktır. Karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz, ancak kapitalizm eleştirisine uygarlık eleştirisi eklenerek aşılabilir. Üretici güçleri sömürücü biçimde geliştirmesi ve sürekli büyüme eğilimi ile üretimin doğal sınırlarını biyosferik düzeye genişletmiş olan kapitalizm, gezegen düzeyinde bir felakete yol açabilecek kapasiteye gelmiştir. Kapitalizmden insanlığa yönelen tehlike, sermayenin tercihleriyle insanlığın kurtuluşu tercihi arasında bir seçim yapmayı zorunlu hale getiriyor.

LAİKLİK

12 Eylül Faşizmi’nin Türkiye halklarını sindirmek için bilinçli olarak devreye sokduğu Türk-İslam sentezi karanlık politikalar, özellikle Türkiye’nin kırlarının dinci gericilik tarafından kuşatılmasında büyük rol oynadı. Çevre sorunlarının bilimsel-teknik boyutu, ister istemez yerel düzeyde önemli bilimsel tartışmaları taban hareketlerinin gündemine girmesine yol açıyor. Her çevre mücadelesi, kaçınılmaz olarak kurulacak tesislerin fayda-maliyet analizleri ve çevreye verecekleri zararlarla ilgili işletmeci firmalarla köylüler arasında bir enformasyon savaşına dönüşüyor.

Verili eğitim sisteminin imkânlarından dahi yoksun olan ve binlerce yıldır kendi iç dengesinde geleneksel yaşamlarını sürdüren kapalı köy toplulukları, dünya çapındaki sermaye gruplarının dev yatırımları karşısında kendi kabuklarını kırmaya, sermayenin tercihleri ile yaşam hakları arasındaki tezatla tüm çıplaklığı ile yüzleşmeye başlıyor. “İnsanın inorganik bedeni” olan doğal çevrelerine, bilimsel bir gözle bakmayı öğreniyorlar. Kendi kaderleri ile ilgili söz ve karar alma süreçlerine katılım talep ediyorlar.

Şu anda çok sınırlı deneyim alanlarına sahip olsalar da; Türkiye’de çevreci köylü hareketlerinin yeni ve devrimci bir aydınlanma dinamiğini de beraberlerinde geliştirdiklerini gözlemek mümkün. Bu, aynı zamanda tepeden modernleşme geleneğine sahip Türkiye toplumsal formasyonunun, yeri geldiğinde, despotik karaktere bürünen, insan-merkezci Aydınlanma’nın ürünü ve bir türlü on dokuzuncu yüzyılın dogmatik pozitivizmini aşamayan laiklik anlayışı ile hesaplaşmayı da çevrecilerin önüne bir görev olarak koymaktadır.

SAVAŞ

Yanı başımızdaki Irak’ın ABD öncülüğünde emperyalist güçler tarafından işgal edilmesinin altında yatan neden Irak halkına ait olan petrol kaynaklarının yağmalanması ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki savaşların işgal edilen ülkelerin doğal kaynaklarının ve bunun üzerinden geliştirilen jeostratejik politikaların ürünü olduğunu biliyoruz. Doğal kaynakların sömürülmesine ve emperyalist ülkelerin dünya halkalarına kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen askeri müdahalelerine karşı çevreciler savaşa karşı olmalıdır.

KÜRT SORUNU

Kürt sorununun bölgesel niteliği nedeniyle Türkiyeli çevreciler, ülkemizin doğusunda yaşanan ekolojik yıkıma kayıtsız kalmaya devam etmektedir. Egemen resmi ideolojiyle barışık çevrecilik, teknelere saldıran kutup ayılarına gösterdiği ilgiyi GAP’ın yarattığı ekolojik yıkıma göstermemektedir. Çevrecilik, emekçi karakteri kazandıkça, Ekolojik sorunların insanlık açısından yarattığı kader ortaklığı, ülke insanımızın kaynaşması ve ortak mücadele zeminleri yaratması için önemli bir zemin sunmaktadır.

SONUÇ

Türkiye’de artık halklaşmış ve çevreciler bu tarihsel fırsatı değerlendirebilirse daha da halklaşacak bir çevre hareketi vardır. Sinop’taki Nükleer Karşıtı Miting ve Küresel Isınmaya Karşı Kadıköy Mitingleri ile yerel düzeydeki her gün gazetelerden okumaya alışmaya başladığımız eylem haberleri, çevreci hareketin bu topraklarda da kendi geleneğini yaratmaya başladığının kanıtlarıdır.

TMMOB Çevre Sempozyumu, Türkiye’deki çevreci dinamiklerin ortak bir akla olan ihtiyaçlarının ürünüdür. Bugün burada bir araya ortak aklımızı yaratmak için bir ilki başardığımızı düşünüyorum. Belki ilk olmasının verdiği zorluklar nedeniyle yukarıda, bir araya gelmemizin politik zemin taşları olarak sunmaya çalıştığım başlıklarda eksiklikler olabilir. Hep birlikte daha güzel bir dünyayı yaratacağımıza inanıyorum.

Hepinizi;

“Toprakta ve tohumda hakça” diyen Baba İshak’ın, “Yarin yanağından gayrı, her yerde, her şeyde, hep beraber” diyen Şeyh Bedrettin’in, Anadolu köylüsünün isyan geleneğinin ezgisi Pir Sultan Abdal’ın bilgeliği, yetmişli yılardaki toprak işgallerinin devrimci idealleri, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Onuruma ve Ovama Dokunma Hareketi’nden dostlarımız Salman Akkuş ve Cihan Şahanoğlu ile Karadeniz’in yiğit evladı Kazım Koyuncu’nun anısı etrafında bir araya gelmeye davet ediyorum.

Türkiye’nin Bütün Çevrecileri BİRLEŞİN!

   
© OVAMADOKUNMA