Denilebilir ki, çevrecilik söylemleri, ağırlıklı olarak, dünya ekosisteminin ya da biyosferin bozulan dengelerinin tüm insanlığı nasıl tehlikelerle karşı karşıya bırakacağı üzerinden kurulmaktadır. Yani cennetin çekiciliğinden çok cehennemin ikna ediciliğine güvenilmektedir. Bu arada “hak” kavramının toplumsallığı üzerinde durmak gerekir. Çevre hakkının bir insan hakkı olarak kurumsallaşmasında hep yaşam hakkına dayanılmıştır. Çevre hakkının artık biyolojik yaşam hakkına göre değil kaliteli yaşam hakkını sağlamak için tanımlanması gerekmektedir.

Her insan hakkının toplumsal olarak üretilmesinde toplumsal hareketler ve bunların savunucusu sivil toplum kuruluşları (STK’lar) etkili olmuştur. Yerel hakların üretilmesinde yerel STK’lar bir toplumsal baskı grubu olmanın ötesinde bir işlev görecek, katılımcı demokrasinin aktif bir öznesi olmak işlevini yüklenecekler ve çevre hareketi ile katılımcı demokrasi hareketi birbirinin içine geçecektir. Çevresel yerel hareketler yerel bir demokrasi projesi niteliğini kazanacaktır.

Hak kavramları anlamlılığını iki referans noktasına göre kazanmaktadır. Her hakkın bir öznesi olmalıdır. Bu özne gerçek ya da tüzel kişiler olabilir. Aynı zamanda bu hakkın geçerli olduğu bir toplum bulunmalıdır. Bu toplum bir yerellik, bir ulus ve tüm dünya olabilir. Birinci halde bir hemşeri hakkından, ikinci halde yurttaşlık hakkından, üçüncü halde de insan hakkından söz edebiliriz. Bir toplumda, bir bireyin belli bir hakkı olduğunu söylediğimizde, bir anlamda diğerlerinin onu engellemeyeceğini de söylemiş oluruz. Bunun gerçekleşmesi için bu hakkın toplum tarafından tanınmış olması gerekir. Böyle bir tanınma toplum içinde karşılıklı etkileşmeyle ya da toplumsal hareketler sonucunda sağlanır. Bunlardan biri ahlak alanı, diğeri ise yasal olarak kabul edilmiş haklardır. Bir hakkın bir toplum tarafından benimsenmesi hem haktan yararlanmak isteyene, hem de toplumdaki diğer kişilere bazı sorumluluklar getirmektedir. Hakların gerçekleşebilmesi bu sorumlulukların yerine getirilmesine bağlıdır. Bir toplumda daha çok hak bulunuyorsa, biz yaşam projemizi gerçekleştirmekte daha zengin seçeneklere sahip olacağız demektir. Böyle bir ortamda daha yaratıcı, daha kaliteli ve zengin bir yaşam kurulabilecektir. Yani bir topluluğun hak üretme kapasitesiyle, yaşam kalitesi üretme kapasitesinde paralellik olmaldır.

1993’de Birleşmiş Milletler / İnsan Hakları Zirvesi’nin açılışında insan haklarının hem tarihsel hem de evrensel olma niteliği vurgulanmıştır. Zaman içinde insan hakları tarihsel olarak gelişirken evrensel olma niteliğini de korumuştur. Günümüzde çevre hakkı insan hakları kavramı bağlamında kurumsallık kazanmaktadır. Tarihsel gelişimi içinde sayıca artan ve çeşitlenen insan haklarının gerisinde bir toplumsal hareket bulunmaktadır. Bu nedenle her birinin gerisinde gizli bir kapitalist sistem eleştirisi yatmaktadır. Zaten tüm çevre hukukunun gelişiminde kapitalist sistem içinde sanayileşmenin ve teknoloji kullanımının “çevre”, ve onun bir öğesi olan “insan” aleyhine doğurduğu sonuçların tepkisi yer alır.

Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının değişik uluslar arası metinlerde ifade bulması, BM’nin 1972’de toplanan Stockholm İnsan Çevresi Zirvesi’nden sonra tüm dünyada gelişen çevreci toplumsal hareketler sonucu olmuştur.1992 de gerçekleşen Rio zirvesinin birinci ilkesine göre, “insanlar sürdürülebilir ve dengeli kalkınmanın merkezinde yer alır ve doğa ile uyumlu, sağlıklı, verimli bir yaşama hakkına sahiptirler” Böylece, insan hakları ve çevre haklarının birbirinden bağımsız olarak ele alınmasına izin vermeyen bir çerçeve yaratılmıştır.

Denilebilir ki günümüzde uluslararası platformlarda hakim olan çevre hakkı anlayışı budur. Bu tanımlama insan merkezlidir. Böyle bir bakış açısı çevre hakkının bir insan hakkı olarak tanımlanmaya çalışılmasının doğal sonucudur. Bu hak, diğer canlılardan farklı olan insanın doğadaki özel ve ayrıcalıklı yerini korumaya çalışır.

Sürdürülebilir kalkınma, çevrenin korunması ve gelişmesi sürecinin bir parçasını oluşturmalıdır. Dünya biyosferinin insan yaşamına uygunluğunu sağlayan döngüler bir ülkenin sınırları içine hapsedilemez. Bu nedenle de çevre sorunlarına karşı alınacak önlemlerin çok güçlü bir uluslar arası boyutu olmalıdır. Nitekim Helsinki belgesinde ekolojik dengenin sürdürülmesi için devletler arası işbirliği öngörülmüştür. Çevre insanlığın ortak malıdır ve birlikte korunmalıdır. Johannesburg zirvesinde ise sürdürülebilirliğin toplumsal boyutlarına vurgu yapıldı. Çevre sorunlarını yaratan yoksulluğun önlenmesi ve insan hakları konusunda bağlar kuruldu.

Çevre hakkının insan merkezli olarak tanımlanmasına ve katılımcı olunması ön görülmesine karşın, bu düşüncenin temelindeki insan anlayışının oldukça dar kaldığı söylenebilir. Bu insan, yaşam destek sistemlerinden etkilenir, hayatta kalması için bu sistemlerin sağladığı hava, su, besinler, değişik mineraller ve değişik enerji türlerine gereksinmesi vardır. Çevre sorunlarından anlaşılan da biyosferin dengesinin bozulması ve yaşam destek sistemlerinin yaşam için gerekli girdileri sağlamakta zorlanmaya başlamasıdır. Çözüm ise bu dengelerin yeniden kurulmasıdır. Çevreci yaklaşımlar tabii ki sadece insan açısından sınırlanmamalı, biyosferin tüm öğelerini kapsayan bir haklar anlayışı içinde ele alınmalıdır. Örneğin günümüzde hayvan hakları üzerinde ilerlemeler sağlanması, biyolojik çeşitliliğin bir değer olarak kabul edilmesi bu yöndeki gelişmelerdir.

Çevre hakkının konusu, içinde yaşamın gerçekleştiği çevredir. O nedenle “çevre”nin tanımı üzerinde durulmalıdır.Çevre, insanı etkileyen dış koşulların bütünü olarak tanımlanabilir. Çevre, diğer öğeleri dışlayan bir biçimde tanımlanamaz. İnsan hakkının öznesi kişi olmasına karşın çevre hakkının konusu tüm insanlıktır. Bu yönden çevre hakkı eşitlikçidir. Günümüzde çevre dediğimizde dünyanın canlı varlıkları ile bu varlıkların yaşadığı ortamdaki hava, su, toprak ve doğal kaynaklardan oluşmuş bir ekosistem anlaşılmaktadır. Tüm ekosistemlerde canlı ve cansız öğeleri, dıştan gelen enerji akımı, biyo-kimyasal döngüler ve populasyon denetimleri ilişkilendirmektedir. O halde daha geniş anlamıyla çevre, tüm bu nesneler ve onların ilişkilerinin oluşturduğu bir mekandır. Ancak yaşam hakkını onurlu yaşam hakkı olarak, ya da kaliteli yaşam hakkı olarak anlamaya başlarsak çevreyi soyut bir mekan olarak düşünmek yetersiz kalır. İşte bu noktada doğal çevre kavramı yanında, sosyo-kültürel çevrenin de ele alınması gerekiyor. Korumacı hareketlerin doğal ve kültürel çevrenin bütününe sahip çıkması gerekiyor.

Çevreyi bir yer olarak kavramsallaştırdığımızda, ona bir anlam ve kimlik yüklemeye başladığımızda yerellik ve yerele bağlılıklar ön plana çıkar. Genel olarak yerel hareketlere adanmışlık daha yoğundur. Yerellikler çevreci hareketlerin aktif bir öznesi haline gelebilmek potansiyelini taşımaktadır. Esas çözüme uluslar arası stratejilerle ulaşılacağı kabul edilmesine rağmen, “evrensel düşün, yerel davran” ilkesi bu gün içinde geçerlidir. Çevreci hareketler, zaman zaman elitist olmakla eleştirilmiştir. Oysa bu girişimler katılımcı demokrasiye inanan aktif yurttaşlar tarafından geliştirilecektir. Onlar bir anlamda yerelin küreselle etkileşimini sağlayarak, dünyanın kendine güvenen bir parçasını oluşturacaklardır.

İnsancıl duyarlılıklarımızı ve eleştirel konumumuzu kaybetmememiz gerekiyor. Bütün bunlar uzun dönemde bir şeylerin değişmesine yol açıyor. Bu konuda iyimser olmamızı sağlayacak kanıtları insanlığın uzun tarihi içinde buluyoruz. Bu süreçte kendi yaptıkları üzerinde düşünen insanlar sürekli daha iyiye doğru yol almayı başarıyor.

 

Kaynak: İlhan TEKELİ / Çevre Hakları / Aralık - 2005

   
© OVAMADOKUNMA